Ve bütün arayışlarımızın sonu

Başladığımız yere varmak

Ve orayı yeni baştan tanımak olacak

T. S. Eliot, Bütün Şiirleri, Little Gidding V, çev: Cem Yavuz, Everest Yay.


 Dışarıdan gamsız bir pezevenk gibi gözüküp iç dünyamda duygusal biri olmak beni mahvetti."

Charles Bukowski
"Her çıkmaz sokağın çıkmaz olduğunu anlamak için sonuna kadar yürümek zorunda bırakıldık."

İsmet Özel

GİDENE KAL DEMEYECEKSİN






Gidene kal demeyeceksin. .. 
Gidene kal demek zavallılara, 
Kalana git demek terbiyesizlere, 
Dönmeyene dön demek acizlere, 
Hak edene git demek asillere yakışır. 
Kimseye hak etmediğinden fazla değer verme, yoksa değersiz olan hep 
sen olursun...
Düşün... 
Kim üzebilir seni senden başka? 
Kim doldurabilir içindeki boşluğu sen istemezsen? 
Kim mutlu edebilir seni, sen hazır değilsen? 
Kim yıkar, yıpratır sen izin vermezsen? 
Kim sever seni, sen kendini sevmezsen? 
Her şey sende başlar, sende biter... 
Yeter ki yürekli ol, tükenme, tüketme, tükettirme içindeki yaşama 
sevgisini... 
Ya çare sizsiniz yada çaresizsiniz. ..
Öyle bir hayat yaşadım ki cenneti de gördüm cehennemi de. 
Öyle bir aşk yaşadım ki tutkuyu da gördüm pes etmeyi de. 
Bazıları seyrederken hayatı en önden, kendimi bir sahnede buldum, 
Oynadım.
Öyle bir rol vermişlerdi ki okudum okudum anlamadım.
Kendi kendime konuştum bazen evimde, hem kızdım hem güldüm halime. 
Sonra dedim ki söz ver kendine 
Denizleri seviyorsan dalgaları da seveceksin, 
Sevilmek istiyorsan önce sevmeyi bileceksin, 
Uçmayı biliyorsan düşmeyi de bileceksin, 
Korkarak yaşıyorsan yalnızca hayatı seyredeceksin. 
Öyle hayat yaşadım ki son yolculukları erken tanıdım. 
Öyle değerliymiş ki zaman hep acele etmem bundan anladım.









Deli kadınlar dümdüz kadınlardır. Hileye hurdaya ihtiyaç duymazlar. Sizden bir şey istediğinde hiçbir ayak oyununa yada hesaplamaya gerek duymadan ister! Bir şeyi reddettiğinde de bunu yine aynı düzlükte reddeder öldür asla ikna edemezsiniz! Çünkü sizin dünyanızın gücü onu ikna etmeye yetmez! Dedik ya; zaman mutlaka deli kadını haklı çıkaracaktır!

Para, pul, kariyer, kimlik, ulus, sınır, çocuk, ev, mal, mülk vs. ile asla işi olmaz! Bu açıdan ulussuzdurlar onları dünyanın neresinde görürseniz görün şıp diye tanırsınız. Çünkü ne kahkahaları tutsak, ne gözyaşları sınırlı, ne arzuları mahpus, ne öfkeleri prangalıdır. Bu duygu durumlarından her hangi birini her hangi bir mekanda, kişi sayısı fark etmeksizin tak diye önünüze koyarlar! Size düşen o an yaşanacak olan neyse tadını sonuna kadar çıkarmaktır. Sevişecekse orta yerde sevişecektir sizinle, dövüşecekse yine orta yerde!

Çünkü en zayıf olduğum yerden sınanmış en hassas olduğum yerden vurulmuşum

.... Hangi yanımdan yara alsam o yanımdan ağrımışım.... Taşıyamam zannettiklerimi taşımış, taşırım zannettiklerimin altında kalmışım...

İçimdeki ummanı önce sızdırmış sonra taşırmışım.. Öyleyse hepsine de amenna.... Değil mi ki seçilmişim....

Ne güzel suçluyuz biz hepimiz




Sana söyleyemediklerimi karıncalara söyleyeceğim, bozkıra, senden benden yalnız.
Susuyoruz bak hep. Söyleyemediklerimizi susuyor, bilmediklerimizi konuşuyoruz. Bozkır senden benden yalnız, oysa yaratık dolu, yaşam dolu ya karıncalar.
Hep oturup cigara içiyoruz yetersiz, konyak içiyoruz yetersiz, en asıl yetersiz biziz, yalnızlığımız en yetersiz ,ya bozkır.
Ben kadının biriysem sevilmeliyim, sen bilmezsin güzel miyim, en büyük güzelliğim senin bilinmezliğin, duymazlığın ,ya en boş damlalar gözlerimizde.
Bak, tozluyuz biz, çok tozluyuz,ya bozkır, bozkır yolundan kamyonlar geçerken kalkan toz.
O başka, yapışkan bizimki, yağmurlarla yıkanmaz.
Bak, hayal kurarım, en zevksiz acıklılara gözyaşı dökerim de kendimi bilmem. Biz bilmeyiz birbirimizi; böylesine mutluyuz bazı.
Bu evrende her şeyi silecek birileri, yaşamları çoktan. Bu önemli değil; biz çoktan tükenmişiz.
Somutlara güvenimiz yok hiç; onlar yok. Herkesler her şeylerini çok şeylere harcıyorlar, tutsak kılıyor bu şeyler onları, hep onlara çarpıyorlar yaşantılarında.
Ama bak, gerçek tutsaklar biziz, soyuttan gelir bizim ki, savaşılmaz.
En değerli somutlarımı yoktan satarım da kurtulamam ötekilerden, bilirsin.
Bırakıp bırakıp ırak kentlere bile gidemeyiz, bu uğraşı ister.
Bak, bizi ağaçlandırmak güçtür ya bozkır.

Giderken Bana Bir Şeyler Söyle





İnsan demek, kırıklık demektir.Her türlü kırıklık.Düş kırıklığı.Kalp kırıklığı.Yaşamanız gerektiğine inandığınız şeyleri yaşamadığınızın, olmanız gereken yerde olamadığınızın, sahip olmak isteyip de olamadıklarınızın kırıklığı ve bu kırıklığın doğurduğu hüzün...

 

Oyun Sonu






Bir gün kör olacaksın.Benim gibi.Bir köşede oturuyor olacaksın, boşlukta kaybolmuş küçük bir leke.Karanlıkta kalacaksın, sonsuza dek.Benim gibi.Bir gün, yoruldum, oturayım deyip bir kenara oturacaksın.Sonra, acıktım diyeceksin, kalkıp yemek hazırlayayım.Ama ayağa kalkamayacaksın. Oturmakla hata ettim, diyeceksin.Ama madem ki oturdum, biraz daha oturayım, sonra kalkıp bir şeyler yerim, diyeceksin.Ama hiç kalkamayacaksın, bir şey de yiyemeyeceksin. Biraz duvara bakacaksın.Sonra gözlerimi kapayayım, diyeceksin, belki biraz uyusam daha iyi olur diyeceksin ve kapayacaksın.Açtığın zaman artık duvar olmayacak.Boşluğun sonsuzluğu çevreni saracak.Bütün çağların yeniden dirilen bütün ölüleri dolduramayacak o boşluğu.Bozkırın ortasında ufak bir çakıl taşı olacaksın.Evet, bir gün neyin ne olduğunu anlayacaksın.Benim gibi olacaksın.Yalnız senin kimsen olmayacak, çünkü sen kimseye acımamış olacaksın ve zaten acınacak kimse de kalmayacak...



Gördüklerimiz zannettiklerimizdir.







Burada sadece bok ve ölüm kokusu var.
Sigara yaktım. Kahve için suyun kaynamasını bekliyorum; kafa derimin altında inşaat çivileri maraton koşusu yapmakta. Gözümü kapatıyorum. Karıncaları ve örümcekleri görüyorum. Yeter! ‘’yeter’’ demek yet

er mi? Çıkmaz sokak nereye çıkmaz? Aptal sorular! Mutfağın penceresini açıyorum; nefes alıyorum. Havada bulutlar ve ölüm kol geziyor, yağmur geliyor. Burası dünya.
Ölmek istiyorum yine, orada burada. Hiç mi hiç fark etmez; bir köşeye siner ölüveririm sessizce. Öylesine güzel ki yağmur, suratıma çarptıkça damlalar, geberesim geliyor. Hava çok soğuk ama üşümüyorum. Mutlu muyum neyim? Her şey bu kadar eşsizken ölmemek niye? Sanki hiç yapmamışım gibi.
Bundan birkaç yıl önce, iğne atsan yere düşmez diye tabir edilebilecek bir caddede, çenemin altına toplu tabancayı dayamıştım. Ne tuhaftır ki dakikalar sonra, beni sadece ihtiyar bir adam fark etti ya da ciddiye aldı ne bileyim. Yanıma yaklaştı ‘’ ne yapıyorsun?’’ dedi ürkek bir tonda. ‘’tıraş oluyor gibi bir halim yok öyle değil mi ihtiyar!’’ dedim. Bir adım daha yaklaştı kendince. Ayakta zor duruyordu oysaki. Nefesi alkol kokuyordu. Anlaşılan o da benim gibi ayyaşın tekiydi. Sanki önemi varmış gibi adımı sordu. ‘’ ismini vermek istemeyen bir ceset’’ dedim ona. Yüzünü ekşitti hemen. Aksi ve çekilmezlik gezintisi sadece ben ve benim gibilere ait edasında omuz silkti; ama daha pes etmemişti. ‘’ sana nasıl hitap etmemi istersin?’’
Kaşlarımı çattım, ciddiyetimi daha iyi anlasın diye. ‘’ soytarıyım ben ‘’dedim. Birkaç saniye duraksadı ve ‘’ Ne yani, sana soytarı mı dememi istiyorsun? ‘’
‘’Hayır, bana beyinsiz soytarı demeni istiyorum’’
‘’Pekâlâ, beyinsiz şey… Soytarı, neden ölmek istiyorsun. Çok mu borcun var? Ya da karın seni aldatıyor mu? Yoksa onu öldürdün mü?’’ dedi bunak.
‘’Yaşamak için yeterince ölü değilim’’ dedim.
Kafamın içinde çok şey dönüyordu. Sanki bilincim olduğu gibi hayvanat bahçesine dönüşmüştü; yazık ki bütün hayvanların kuyruğu birbirine değiyordu. Tek yaşama sebebim vardı; o da her an pamuğun tıkanma ihtimali. İnsanları, neden çıldırmışçasına etrafta koşuştururken göremiyorum. Bu sanal gerçeklikteki oyunun en can alıcı tarafı ne zaman öleceğimizi bilmememiz değil mi? Yani her an göçebiliriz; yapayalnız, bomboş ve kapkaranlık bir figürde. Öyleyse bizi korkusuzca nefes almaya iten sebep ne? Size söyleyeyim, yaşamak en büyük alışkanlığımız ve bu tam anlamıyla çılgınca bir bağımlılık!
‘’ tanrıya inanıyor musun?’’ dedi bizimki.
Şaşırmıştım doğrusu. Adamın, böyle evrensel bir soru sormasını beklemiyordum. O an ihtiyarın alkollü olduğuna kesin kanaat getirdim. ‘’ evet ‘’ dedim sertçe.
‘’ öyleyse diğer tarafta, intihar edenleri ebedi cezanın beklediğini de biliyorsundur evlat.’’
‘’ sigaranın sağlığa zararlı olduğuna da inanıyorum ama bir gün bile bırakmayı denemedim. Tanrıya inanıyorum ama umursamıyorum babalık! ’’
Cehennemi arzulamıştım daima; sırf cennettekiler kendilerini biraz daha iyi hissetsin diye. Tanrı Araf suresinde, cennettekiler için şöyle der. ‘’ Biz onların kalplerinden kin namına ne varsa söküp attık.’’ Beni ben yapan hep içimdeki öfkeydi, nefretti. Hiçbir zaman, cennette her saniye kandırılma fikri cehennemde gerçek acıyı tatmaktan daha cazip olmamıştı. Benim için savaş çok eskiden beri vardı. Tanrıya sövdüğümde altı yaşındaydım. Evet, kronik bir iblisim galiba. O caddenin orta yerinde insan yığınağından çıkan fısıltılar arasında ihtiyarla olan sohbetimiz fazla uzun sürmedi. Beni ikna etmesine izin verdim. Adamı resmen kahraman yaptım. Muhtemelen bir hayat kurtardığını ve cennete gideceğini düşünmüştür. Üstelik silahımı da ona hediye ettim; kendisini gazetelerin üçüncü sayfalarında görebilme umuduyla. Belki içecek parası kalmaz, cananına tak eder, kafasına sıkar. Defalarca intihar ediyormuş süsü verirken kendime, ölümü anlayabilmek, ona bir adım daha yakın olabilmek için küre çikolataları hap farz edip yuttum. Çamaşır makinesinin üstünden kendimi boşluğa bıraktım, boş silahla tek kişilik Rus ruleti seansları düzenledim. Beyinsizce öyle değil mi? Etrafımdakiler kaçık herifin teki olduğumu söyleyip duruyor. Yani olmayan şey nasıl kaçabilir ki? Ben doğuştan beyinsizim. Beyinsiz soytarı!
Şimdi yağmur gittikçe hızlanıyor ve ben sırılsıklam halde, hem yürüyorum hem de teneke çatılardan çıkan çığlıklara kulak veriyorum. Bir elim cebimde, diğeri ise sigarayı tutuyor. Dudaklarım ciğerlerimden çıkan dumana izin verip evrenin seremonisine kafa tutarcasına, kimseye ait olmayan bir melodiyle ıslak ıslık tüttürüyor. Gün ışıklarını söndürmek üzere… Bir apartmanın girişinde sümükleriyle koklaşan ve bana deliymişim gibi bakan çocukları görüyorum. Hepsinin de saçları kısacık ve suratları fazlasıyla beyaz. Ve ben susuyorum. Konuşmalı mıyım? Hayır! Sadece ölmek istiyorum. Hepsi bu. Hiç sorgulamadan. Hiç düşünmeden.
Zaten yeterince düşündük. İhtiyacımız olan, klozet temizleme fırçasıydı. Dışkımızı soğuk taştan temizlemeye çalışırken bize satmaya çalıştıkları prezervatifler yüzünden sürekli düzüşmeyi düşündük. Bedava dakikalarımızı ve seri sonu indirimlerini düşündük. Aslında en çok iş üstünde değil de, sifonu çektiğimizde çıkan sesi duyunca düşündük. Akşam hangi televizyon dizisini izlesek diye düşündük. Erken rezervasyonlarımızı ve kredi kartı limitlerimizi düşündük. En çok, ıkınırken değil de fermuarımızı çekerken, arkamıza bakıp, dışkımızın bizi terk ettiğini görünce düşündük. En son ne zaman mastürbasyon yaptığımızı, pahalı arabaları, cep telefonu modellerini düşündük. Lanet, umut dolu kuponlarımızı düşündük. Ya düşünmemeyi? Ya da ölmeyi? Hiç üstümüze alınmadığımız ışıksızlığı? Meleğin kederli dokunuşunu? Hiç sanmıyorum!
Her şey, alışkanlıklarımı kontrol altına almak istememle başladı. Köleliğimi yitirmek istedim ama en büyük bağımlığımı fark ettiğimde hiç olmadığım kadar heyecanlandım. Giderek acı çektim. Acı çektikçe hür kılındım. Kendime kapandım. Kendimle hatırladığım son şey depresyonda olduğum ve gecenin bilmem kaçındaki morfin merasimlerimdi. Ucuz rüyalar görmediğim sürece kendi kâbusunda yaşayan karabasandım. Giderek çöktüm. Çöktükçe arındım. Arındıkça ölümü daha fazla düşünmeye, düşlemeye başladım. Kansere daha da yaklaştım. Sabahları midemde olup biteni çıkardıktan sonra, radyoda amfizemle ilgili reklamları dinledim. Sonra sigara yakıp, aynadaki leş tebessümü seyrettim. İçtikçe de içtim. Barlardan çıkmaz olmuştum.
Her zamanki barları ve içindeki her zamanki hiç kimseleri seviyordum. Bütün masalar doluyken insanların kahkaha atmalarını, bağırıp, ağlamalarını ama seslerin birbirine karışmamasını seviyordum. Kimsenin derdini dinlememeyi ve kimsenin sevincine ortak olmamayı seviyordum. Herkesin hiç kimse olmamanın gereğini yerine getirmesi müthişti. Her şey benzersiz memnuniyet fotoğrafıydı. Masalar boşken ise işler değişiyor, bütün şeyler birbirine karışıyordu. İçimdeki bütün o sesler! Her şey renklerin birbiriyle alay ettiği ve bir şeye benzetemediğim talihsiz bir sanat tablosuna dönüşüyordu. Bazen iyi giyimli entelektüelleri görüyordum. Hepsi de gereksiz embesiller diyordum kendi kendime. Benim favorim madaralardı. Sevimsiz bezekler! Donuk bakışlarla etrafa bakınmaları, kavga etmek için neden aramamalarının yanı sıra birbirlerine anlattıkları aynı tip hikâyeler onları gerçek anlamda sevimsiz haydutlar yapıyordu. Onlar, iyiliği ve tekdüze sevinçleri görmezden gelenlerdi. Muaşeret adabını içe sayanlardı. Zaten, görgü kuralları, rahatsızların, kişisel reformlarının popüler olması ve bu popülaritenin kozmik bir geleneğe dönüşmesinden ibaret saçmalıklardı. Onlar, uçurumun en ucunda olanlardı. Onlar, keyifsizliğin birinci evresiydiler.
Hastanelere gidiyordum. Yoğun bakım ünitelerine uğruyordum. Nefes almaya çalışan hastaların gözlerine bakıyordum. Umudunu yitirmiş bakışlara kitleniyordum. Trajediler vazgeçilmezimdi. Acil servis katına iniyordum geceleri. İşkenceye maruz kalanları, kendi gırtlağını kesenleri, kırmızı ışıkta geçenleri, kanın olağanlığını izliyordum. Panik dolu koşuşturmaları, agresif diyalogları, depresif voltaları seviyordum. Hastane kokularını bilirsiniz. ‘’ Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?’’ der şair. Düşünürsünüz. Hayaldir. Daha da önemlisi izafidir. Hatta kişisel. İşte bu koku, pervasızlığın kokusudur. Geriye korkacak bir şey kalmamıştır. Umutsuzluk devrim yapmıştır ruhlarda.
Hiç tanımadığım kişilerin cenaze törenlerine de katılıyordum. Derinlerde saklı ürperiş, kılık değiştirmiş, gereksiz ciddiyetin tenhalarında gezinen hayaletlerin dilinden ‘’iyi bilirdik’ ’lakırdıları olarak firar ediyordu. Düşünsenize, o kalabalığın içinde doğru cevabı sadece bir kişi biliyor ama konuşamıyor, öylece olduğu yerde uzanmış yatıyor. Çok acı. Dik duran metanetli insanlarla karşılaşıyordum. Mücadelenin tavan yaptığı, insanoğluyla gözyaşının savaştığı anlara tanıklık ediyordum. Ve de toprak hiç olmadığı kadar alımlı, kürek hiç olmadığı kadar ehil kesiliyordu törene.
Gördüklerimiz zannettiklerimizdir.

Seksek





Gözlerini kapatınca kendi kendine şöyle dedi: eğer böyleyse ayin gibi bir şey; bir merkez keşfetmek açısından, insanın pek aklı almayacağı bir merkeze doğru ivme değişikliği ile sapma yapıp merkez değişikliğine götürebilecek güçte idiyse, öyleyse beklide her şey yitirilmemişti, bitmemişti henüz, belki bir başka kez, başka koşullarda, başka başka deneyimlerden sonra , çıkış yolu olanaklı olacaktı. Ama nereye gidiş ve nereye çıkış ve neden, niçin?

Deli






Dostum, göründüğüm gibi değilim. Görünüş sadece giydiğim bir elbisedir. Senin sorgularından beni, benim kayıtsızlığımdan seni koruyan, özenle örülmüş bir elbise. Benim içimdeki ‘ben’, dostum, sessizlik içinde oturur, sonsuzluğa dek kalacak orada, doyulmaz, erişilmez. Ne söylediklerime inanmanı, ne de yaptıklarıma güvenmeni isterim- çünkü sözlerim senin aklından geçenlerin dile getirilmesinden, yaptıklarımsa umutlarının eylemleştirilmesinden başka bir şey değildir.
‘Rüzgar doğuya esiyor’ dediğin zaman ‘evet, doğuya esiyor’ derim: çünkü düşüncelerimin rüzgarda değil, deniz üzerinde dolaştığını bilesin istemem. Denizlerde gezen düşüncelerimi anlayamazsın, zaten anlamanı da istemem. Bırak denizimle başbaşa kalayım.
Senin için gündüz olduğu zaman dostum, benim için gecedir: böyle olsa da ben yeşil tepelere değerek oynayan öyle vaktini, vadiden süzülen mor gölgeleri anlatırım; çünkü sen ne karanlığımın türkülerini duyabilir, ne de yıldızlara çarpan kanatlarımı görebilirsin-görmemenden, duymamandan hoşnudum ben. Bırak gecemle başbaşa kalayım.
Sen cennetine yükselirken ben cehennemime inerim- o zaman bile bu ulaşılmaz uçurumu ötesinden bana seslenirsin,’arkadaşım, yoldaşım’ ben de sana seslenirim, ‘yoldaşım, arkadaşım’-çünkü cehennemimi görmeni istemem. Alevler görüşünü yakacak, duman burnuna dolacaktı. Senin gelmeni istemeyecek kadar çok severim cehennemimi. Bırak, cehennemimle başbaşa kalayım.
Sen gerçeği, güzeli, doğruluğu seversin; ben de sen hoşnut olasın diye bunları sevmenin yerinde ve iyi olduğunu söylerim ama içimden senin sevgine gülerim. Gene de gülüşümü göresin istemem. Bırak kahkahalarımla başbaşa kalayım.
Dostum, sen iyi, ihtiyatlı, akıllısın; hayır sen eksiksizsin- ben de seninle ölçülü ve düşünerek konuşurum. Oysa ben deliyim. Ama gizliyorum deliliğimi. Bırak deliliğimle başbaşa kalayım.
Dostum, sen benim dostum değilsin, ama ben bunu sana nasıl anlatacağım? benim yolum senin yolun değil, gene de birlikte yürüyoruz elele.

Aysel Git Başımdan




Aysel git başımdan ben sana göre değilim
Ölümüm birden olacak seziyorum.
Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
Aysel git başımdan istemiyorum.

Benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün
Dağıtır gecelerim sarışınlığını
Uykularımı uyusan nasıl korkarsın,
hiçbir dakikamı yaşayamazsın.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim.
Benim için kirletme aydınlığını,
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

Islığımı denesen hemen düşürürsün,
gözlerim hızlandırır tenhalığını
Yanlış şehirlere götürür trenlerim.
Ya ölmek ustalığını kazanırsın,
ya korku biriktirmek yetisini.
Acılarım iyice bol gelir sana,
sevincim bir türlü tutmaz sevincini.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim.
Ümitsizliğimi olsun anlasana
hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim.

Sevindiğim anda sen üzülürsün.
Sonbahar uğultusu duymamışsın ki
içinden bir gemi kalkıp gitmemiş,
uzak yalnızlık limanlarına.
Aykırı bir yolcuyum dünya geniş,
Büyük bir kulak çınlıyor içimdeki.
Çetrefil yolculuğum kesinleşmiş.
Sakın başka bir şey getirme aklına.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim,
ölümüm birden olacak seziyorum,
hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim.
Aysel git başımdan seni seviyorum..
"kim olduğumu ne bilirlerdi
korkunç zordu beni sevmek; ve ben,
buna yalnız biri'nin gücü yeteceğini seziyordum. 
ama, 
o biri, 
istemiyordu henüz."

Zeno'nun Bilinci



Şarkımı duyun isterdim. Şarkı söyleyemeyecek kadar utangaç olmasaydım. İşitin isterdim. "Yaşamak bir şey değilmiş." koyardım şarkımın adını. Yaşıyorsun işte yok ötesi, derdim hüzünlü şarkıcılara. Nedir sizi bu kadar dertlendiren şarkı, tek notadan başka bir şey çınlamıyor benim kulaklarımda, diye haykırırdım. Ciğerlerimdeki son nefesimi verene kadar haykırırdım ben de bildiğim tek şeyi: Yaşamak bir şey değilmiş.





Hayret ne kadar şaşılası bir dünyadır, benim kimse ile bir işim yok; işte benim bu zararsızlığım ve kendi kendimle olmalarım başkalarının merakına yol açıyor. İnsanlarla nasıl karşılaşmam gerektiğini bilmiyorum. Ben utangaç biriyim. Başkaları ile konuşmayı başlatmada çok zorluk çekiyorum, özellikle bana ilginç olmayan başkaları ile, neyse geçelim...

Bir Gecelik Düş..






Sokaklara düşeceğim ellerim ceplerimde belki bir akşam üzeri, Tanrı’nın ellerinden kayıpta üzerime düşer gecenin yıldızları diye.. hayatla kapışmayacağım artık onun keskin dişleri var ve ben ne zaman ellerimi uzatsam paramparça olup çıkıyorum.. – oysa duyguları olanların avuçları olmalı şefkatle sevecek.. değil mi? (benim yok!) – yalnızlığa yürüyeceğim belki de, bir kış gecesi ve bir deniz kenarı. istemiyorum martıları, artık onlar da ölebilirler.. üşümeliyim, iliklerim ıslanmalı, titremeliyim soğuk acıya çalarken ve tenim kuru bir bahar havasında gibi.. terketmeliyim yaşamı ve onun yaşadığını zanneden ölüleriyle dolu kokuşmuş kentlerini.. (ey insan sürüleri! sizler birer canlı değil, yaşadığınızı zanneden cesedi kokuşmuş birer ölü!) denizin kıyısından sokulup, bir karanlığa saplar gibi titrek bakışlarımla açılıp o en çok özlediğim intihara çıplak ayaklarımla gidiyorum.. (ölümü hissetmek mükemmel bir duygu olmalı, kafanın içinde kurduğun bir çok olaydan beraat etmek, ruhuna çöreklenen o karanlığı silip atmak.. düzensiz bir yaşamı düzene sokmak belki de..) ölmek için sessizliğine karışmalıyım dalgaların hırçın vuruşları arasında bir adım kalmalı geriye ve an/ı/larım. Acılarımı kimseye vermeyeceğim.. bir gece kaybolduğunda gözlerden kaybolmalı benim de ruhum.. artık öyle özgürüm ki kimliğini insanlığa bırakmış bir akıl hastası gibi bir ceset ve hiçlik duygusu.. gökyüzü kadar büyük ve sonsuz.. ölüm ve benim tenim..

artık hayatın tiz vuruşları yok oluyor, 9:15 yolculukları mesela, sabah mesaileri, gelmesi için ip attığım akşamlar yok, yok bile yok oldu.. ölüm solgun yüzüyle öyle soğuk ve sonsuz ki.. kendimi onun ellerine bırakıyorum..
sanırım bir kaç iyi nedeni olmalı benden sonra yaşayanların.. ya da belki bir kanalizasyon hattında yaşayan lağım fareleri gibi.. oysa küçük bir çocuğun hayali değil midir, inatla yaşamın dikenlerine sarılarak kanattıklarına rağmen yine de beklemek o ışığı.. acı duymak.. (Umut acı vereceğini bildiğimiz halde susturamadığımız canavardır.. Umudunuz varsa acınızı sevin..)
Artık acı da işlemiyor.. herşey sonsuz bir boşluğun içinde anlamını yitiriyor.. belki de ölüm sadece başka bir hayata yeniden doğma yoludur.. artık zaman geçmek bilmiyor, hava ağır yağmur mu dudaklarıma damlayan, denizin tuzlu suyu.. bir akşam üzeri yine dalgaların arasından yeniden, hiç birşey anlamadan.. pırıl pırıl bir sabaha doğmak var..  ölürken bile umut etmekte güzel.. -
saat; saat yok artık! bu bir rüya olmalı girdap.. ya da en sevdiğim yolculuk iki sevgilinin kırlarda kol kola yürümesi gibi ama tek fark karanlık, saplanıyorum gittikçe…
Belki de cesedim bile, bir sabah balıkçıların oltasında gereksiz bir yük olacak..
Ölüyorum, deniz duymuyor.




...biri, kabuk tutmuş yaralarımızı okşamaya başladığında, cırt diye açılıveriyor ve oluk oluk kanama başlıyor yeniden.. birine teslim olduğumuzda ve içimizi döktüğümüzde, bedenimiz ve ruhumuz kan içinde kalıveriyor.
o yüzden değil mi içimizi tutmamız? birine teslim olmaktan korkmamız? ortalıkta tedirgin ve gergin dolanmamız? “anlatsam mı, anlatmasam mı” kararsızlığımız, “bu sevgi beni acıtır mı” kuşkularımız..
her zaman seni üzecek birileri olacaktır. yapmamız gereken sevginin bize vadettiklerine güvenmeyi sürdürmek.. ama kime iki defa güveneceğimizi iyi seçmek."

Eskimenin Ardından




 Her  insan ilişkilerini biraz kendince, bildiğince ve  yaradılışı gereğince yaşıyor sanırım. Dönüp baktığında, dostluğun, sevginin; paylaşmanın ve senin için ideal olanın peşinden koştuğunu hissediyorsun. İster istemez kafanda oluşturduğun  ütopyayı başkaları ile özdeşleştiriyorsun. 
Jack Kerouac’ ın “Yolda”sında;  NealCassady’nin kadınlarını sevme biçimine ve aslında sevmemesine; bağımsız, delice yaşama arzusuna  şaşırıyorsun. Bir kadının bir başka kadını, kabullenişini, bir tek adamı onunla paylaşabilmesini sorguluyorsun; Üçlü’yü okurken. Gerçek dediğin şeyin Eco'nun muhteşem yazımında nasılda tepetaklak  olduğunu düşünüyorsun yada Sade'nin  başkalarının tüm sınırlarını zorlayan Sade'nin yaşamının gerçekte  tüm insanlarda da olabilirliğini görüyorsun, benim dediğin tüm klişelerinin ansızın nasılda değiştiğini tüm organlarınla duyumsuyorsun.

Klasik söylemler vardır; bildik...Sevgiler, dostluklar emek verildikce vardır, denir. Sevgiyi de bu diri tutar.... özen; anlamak, yanında olmak ve daha bir çok şey. Tüm ilişkiler karmaşıktır. İç içe geçmiş girift şeylerdir ve bir o kadarda basittir. Dünyanın gelmiş geçmiş tüm şaiirleri yazarlar, idoller,  modellerimiz hep bir şeyler söylerler,  Bu sözcükler de  bizde kırıntılar, bırakır. Onlara öykünmek isteriz çoğu zaman, ama başaramayız.

Dostluklarımız biter, sevgilerimiz tıkanır, değişiriz yada değiştiğimizi düşünürüz. İnsan egosu acayip bir şey. Hep kendisine istiyor,  kendi sınırlarına girilmesin  diye hemen adlandırmak istiyor bir şeyleri ve habire kendine yontuyor. 
 Kimilerine göre eskiyoruz, ilişkiler eskiyor; elbiseler notalar yada fotoğraflar gibi rafa kalkıyor tüm yaşanmışlıklar.  İlişkiler eskiyor mu? yoksa bıkkınlığın yada adımla yamamış olmanın adımı bu mu?  belki de kendinden vermek istememek  yada  yeniye duyulan özlem. 

Eskimek kötü bir sözcük....İz bırakan hiç bişey eskimiyor çünkü.  Beni anla demeyi istemek  yada  bu ilişki için her şeyi verdiğini düşünürken, yok sayılmayı göze almak; bırakmak, içten içe bu sefer ....diye kendini kandırmak, beklemek.  Her göz yaşının ardından gelen binbir küfür ve çığlık niye duyarsızsın derken; aynı zamanda  sevgi eskir mi diyebilmek.....İz bırakabilmek. 
Geriye  "Tüm insanlar  kendi çıkarları için sevgilerini harcar ve  her insan yalnızdır" diyen filozofa, Nilgün Marmara ya da Oğuz Atay'a  ve  bu yanlızlığın yaşarak intikamını alan Janet'in sözlerine sığınmak kalıyor  ve biraz daha kendine yalnızlaşmak ve kandırmak galiba.

En kötüsü de;  bunları saatlerce konuşabildiğin,  düşüncenin tavan yaptığı, susarak anlaşmanın keyfini sürdüğün, nirvanaya birlikte eriştiğin kişi yada kişilerle tüm yaşanmışlıkların izlerini özlüyor olman ve bu paylaşımları bir daha kimseyle yaşayamayacak olmanın acısı  ve ne yazık ki sende  kalmış bu izlerin başkaları için eskimiş  olması sanırım. 
Yapılacak şey ise; keşke bir adım atabilseydi deyip; bir selama sığınıp, yürekten gelen,  çağırışı bekleyerek, sevildiğin yalanına  kendini inandırarak;  ütopyalarına geri  dönmek ve Huzursuzluğun Kitabın'da kendi eskimişliğine ve kimsenin umursamadığı  huzursuzluğuna sığınmak. 
Tüm iz bırakanlara sevgiyle
ÖZCE

Kuş Koysunlar Yoluna





Bir karga bir kediyi öldüresiye bir oyuna davet ediyordu. Hep böyle mi bu? Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum, kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer.’.. Kafatasımın içini, bir küçük huzur adına aynalarla kaplattım, ölü ben’im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden! Paniğini kukla yapmış hasta bir çocuğum ben. Oyuncağı panik olan sayın yalnızlık kendi kendine nasıl da eğlenir.Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına?“Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna” bir çocuk demiş.

Sırça Fanus









Kendimi dalların çatallandığı noktada otururken görüyordum. Ve incirlerden hangisini seçeceğime bir türlü karar veremediğim için açlıktan ölüyordum. Hepsini ayrı ayrı isityordum incirlerin ama birirni seçmek ötekilerin hepsini kaybetmek demekti. Ve ben orada karar veremeden otururken incirler buruşup kararmaya başlıyor ve birer birer toprağa, ayaklarımın dibine düşüyorlardı.
...

Bir erkeğin egemenliği altında olmanın düşüncesinden bile nefret ediyorum. Bir erkeğin dünyada hiçbir kaygısı yokken, benim tepemde beni hizada tutmak için Demokles’in kılıcı gibi asılı duran bir bebek var.
...
 Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir düştür.